Basından

Burhan Gündoğdu, Söyleşisi

1- Öncelikle bize biraz kendinizden söz eder misiniz. Kimdir Haydar Karatas ?

Kim midir Haydar Karatas, bir nevi memleketimizin anlasilmaz öyküsüdür, topraklarimizin hangi acisi varsa gelip bulmustur onu, umutla baktigi her sey bir karabasan gibi onu da alip götürmüstür. Hapisler görmüs, ölüm acisi yasamis biri. Politikadan kaçarken edebiyata siginmis, ancak anlasilmaz bir insan karmasasi içerisinde bulmustur kendisini. Günümüzün “seçkin” edebiyatçisinin da disinda, siradan insan yiginlari arasinda yasar, günlük öfkeler, hayata tutunma kavgasi, gelecek korkusu gibi kavramlarin hepsi onun hayatinin da bir parçasi. Simokinli bir yazarlar toplantisina, bisiklet yakali kazakla giden biri, diyeyim.

2- Gece Kelebegi ( Perperik – a Söe ) Bir acili yasamin romani. Insan zaman zaman kendisini mezarda hissediyor. Kisiler gerçek yasamdan alinmis. Anlatan da bunlari yeniden yasamis, bize hem anlaticidan hem de yazmaya basladiginizda çektiginiz iç sancilardan söz eder misiniz ?

Ben bir mezara doldurulmus ama israrla yasama tutunmaya çalisan insanlar görüyorum. Çok dirençli, zorluklara boyun egmeyen inatçi bir ayrik otu (ölmez out diyor Yasar Kemal ona) gibi hayata saldiran insanlar. Bu var olmada, isin dogrusu ben dogayi anlatiyorum, doga muazzam bir çeliski yumagi, siz tamam bitti derken, bakiyorsunuz yeniden boy veriyor. Ben bunu doganin dogurganligina bagliyorum. Kisileri gerçek olan romanlar yazmak zordur, çünkü o kisileri yazarken bir nevi kendinizi yazarsiniz. Ben o hikayelerle büyüdüm, esas sanci, belki de yasadiklarimin, gördüklerimin agir yüküyle yüzlesme karari oldu. Yüzlesme dilini bulmaya yirmi dört yasinda basladim, otuz besimde buldum. Anadolu’nun her yerinde bir aci vardir, ama hepsinin agidi ayri ayri aglar. Benim içimdeki sesler böyle dile geldi. Hafiflettim mi yükümü derseniz, yok, daha garip bakar oldum dünyaya.

3-Romanda hep bir gitme düsü var, bir de gidilen yerde eskiye dönüs. Yurt içinde bir yersizlik ve bir zamansizlik… Bunu nasil yorumluyorsunuz ?

Yurtlu insan zamansaldir, saate bakar, günesin dogmasini bekler. Çünkü zamanin onun hayatinda bir önemi vardir. Kurulu düzenini isleyen bir zaman gibi islemek ister. Yurtsuzluk haline geçme, bir yok olmadir, en basta zaman kavramini kaybedersiniz. Kendinizi bir boslukta bulur ve o zamani yakalamak için sürekli gidersiniz. Ben bunu ilk Gorki’nin “Yol Hikayeleri” öykülerinde fark ettim, hep gidiyorsunuz, giderken sözleriniz, sesiniz, hayatiniz her sey yok olup yeniden basliyor. Mesele, Stendhal, “Kirmizi ve Siyah” adli romaninda o hayat dolu bas kahramani Julien Sorel’i giyotin biçaginin altinda getirdiginde zamani durdurur. Zamandan geriye kalan tek sey, terli avucunun içinde siktigi mendilidir yasli sevgilisinin. Gece Kelebegi”nde zaman  tamamen ölmüstür, siz sayfayi açtiginizda içine girer, son sayfayi kapattiginizda bir de bakarsiniz ki, küçücük bir kiz büyümüs zamani yeniden baslatmistir. Bunu bana bir okurum söyledi. Bir yikimdir bu, insanin büyüdügünü anlamamasi dramlarin en büyügüdür. Etrafinizda bir dünya dönüyor, bir hayat gürül gürül akiyor, ama size ait hiç bir sey yok o hayatin içinde. Sessizlik de var, insanlar susmustur, akan sular dahi akmaz olmus ve bir de bakarsizin ki, bir gelin konvoyunda, aglamalar davul seslerine karisir ve hayat baslar. Julien Sorel’in avucunun içindeki o mendil, burada kiz çocugun kucagindaki Perperik-a Söe, kalir..

4- Dersim 38' den öncede kendi iç çeliskilerini yasayan bir yer. Bir kasik sudan bir firtina kopuyor. Yogun bir gelenekselligin etkisi var. Yasalar daha çok söz üstüne kurulmus, romani biraz da bu anlamda degerlendirir misiniz ?

Küçükken bir Dersim klami dinlerdim, ölen kocasina agit yakan bir kadan, “Mehmedim, gidip Yel daginin bayirinda çift sürme, ben gitme dedim, Gulabi o kuru topraktan dolayi öldürülmüs, mermiler bulgur kazani gibi kaynamakta…” 1938 öncesi ve sonrasi Dersim bir bulgur kazanidir, o kazanin içine düsende, o kazana odun atanda yanmistir. Ama hangi çeliskinin üstünü açarsaniz açin, altinda toprak kavgasi çikar. Neredeyse her milliyetten insanin sigindigi bu topraklar, insan alamaz bir hale gelmistir, 1848 sonrasi hükümetler sikistirdikça sikistirmis, onlar ovaya inmek istemis, devlet onlari geri daglarin ardina atmis. Dersim’deki bu çeliskiler Bedirxan Mithat Bey’in hamidiye ordularini alip Dersim’e saldirmasi ve Ermeni nüfusu göçe zorlamasiyla, yer yerinden oynamis, büyük bir mülk paylasimi sorunu baslamistir. Cumhuriyet Erzincan ve Elazig ovasini yedi düvel öteden getirdigi Muacirlara pay etmistir. Bu topraklardan kendilerine verilecegi hayaliyle Cumhuriyete tam destek veren Dersimli bu durumu görünce, Ankara’dan umudu kesip yeniden iç kavgalarina dönmüstür. Mülkiyet paylasimlari dünyanin her yerinde gruplasmalara yol açar. Bugün büyük sirketler bir ihaleye girerken dahi kulisler, kurar, adam öldürmelere kadar vardirirlar isi. Orada yasanan da budur. Kanimca geleneksel olan da budur. Ben öyle görüyorum…


5- Dil bilmezlik ve dil anlamazlik var. Özellikle Fecire Hatun’ un kendi derdini anlatmada bir dil bileni aramasini bize degerlendirir misiniz ?

Dil meselesi nedir derseniz, insan yavrusunu düsünün konusmaya baslar baslamaz, birden bebek olmaktan çikip insan olur. Hapisteyken ruhsatsiz silah imal etmekten Rizeli orta yasli bir adamla kaldim. Can sikintisindan çiçek ekerdi, çay otlarini toplar, onlarin çürümüsi için bir tencereye koyar kaynatirdi, ardindan kurutur ve çiçek ekerdi. Digre mahkumlar, ektigi bitkiler çiçek açmiyor diye onunla dalga geçerlerdi, bir sabah büyük bir heyecanla yukari kostu, yüzü silme gülen sari disti, “ula usaklar, benum bitkular dil vermustur.” Tahliye karari gelse o kadar sevinmezdi. Bu adam benim gözlerimi açti, babami, köydeki insanlari düsündüm. Bitki dil verdiginde bitki olmaktan çikip çiçek oluyordu, insanda öyle degil mi? Diliniz yoksa, siz yoksunuz. Babam bizlere kimlik çikarmak için Hozat’a her gittiginde, adliyede çaycilik yapan bir köylümüze, elma, armut kaklari, tere yaglari, ceviz ve peynir götürürdü. Geldiginde “haq merekra raji bo” (Allah adamdan razi olsun) derdi. Dünyanin en büyük acisi dilsizlik ve açliktir. Ikisini yasadim, her yasadigimda aklimi kaybettim. O ruhsatsiz silah imal eden adam, dillenmenin, çiçek açmak oldugunu gösterdi bana. Bitki dil verip çiçek olmazsa, ottur, dünyada sevilisine çiçek yerine ot götüren biri var midir? Var gerisi sen düsün, bunun nasil bir aci oldugunu.


6- Romanda taslarin da bir öyküsü var. “Gülizar üst üste konmus her tasi bir bir oksar.” Simdi burada soralim bu nasil bir hayat ? Tasa siginmak var, bunu bize biraz degerlendire bilir misiniz ?

Doga insan oglunun en büyük tanrisidir. Yurdunu, mekanini kaybeden insan tarisini da kayeder, kendini yaratan dogaya tapinmaya baslar, çünkü insanin dogayla alisverisi birbiriyle kurdugu alisveristen daha eskidir. Belki bugünlerde bazi psikyatirlarin agizlarina aldiklari o ‘Kuamtum Psikolojisi’ budur. Insanla doga arasinda anlasilmaz bir baglilik var. Bu bag, insanin bir biriyle kurdugu iliskiden daha eski olmasindan kaynaklidir. Insan kendini tanimlamadan dogayi tanimliyor, çocuguna isim vermeden topraga, tasa, agaca isim veriyor. Kendisini bagrindan disari atan topragin bir kisiligi var. Nedir bunun anlami diyorsunuz,bunu bilmek mümkün mü? Bin sayfa daha yazsam bilemem, sanirim canli olan insana güven bittiginde, toprak çikiyor karsisina insanin. Onunla dertlesiyor, konusuyor, konustukça ona baglaniyor da…


7- Çöyder’ in ölümü digerlerinin ölümüne benzemiyor. Diri diri yakilma… Yargilanma da yok. Yalniz ortak kavramlar dostluk, musahiplik ve kirvalik… Kavramlarin büyük bir sarsinti geçirdigi, çeliskilerin giderek çogaldigini görüyoruz. Bu anlamda neler söyleyebilirsiniz.

Savas denen seyin yok ettigi en büyük sey,insanlar arasi geleneksel bagdir. Kirvalik, musahiplik acilari dindirmek için ortaya çikmistir, ancak aci kapiya geldiginde önce onlari alip götürüyor. Sakarya depreminde, dozerin araladigi duvarin dibinden bir çocuk disari firlamisti, çiplak isigin altinda aglayan çocuk, “babam beni birakti kaçti” oldu. Koruyucu bildigi baba, felaket esnasinda oglunu unutmus. Baba yok olmus çocugun gözünde. Savasin vurdugu dünyanin her yerinde, Dersim’de oldugu gibi, insanlar arasi kültürel baglari, gelenekleri, sadakati yok etmistir. O baglar yok oldugu için, büyük insan göçleri baslar. Dersim’de toprak ve insan maneviyati o kadar içi içe geçmistir ki, agitlarda kirvaya, musahibe yakilan agit, birde bakarsiniz dogaya karsi isyana baslar. Savas sadece magdurlarin maneviyatini öldürmez, zafer kazandigini sananlarin maneviyatini da öldürür. Çavdar Hüseyin kanimca ölme sürecini kendisi kurar, ölümü görür, öyle bir görür ki, içi içini kemirir, eski kavramlarin hakim oldugu bir dünya insani o geleneklerin içinde ölmeyi seçmistir kendisine. Romanda çok islenmemistir Çavdar, bir kaç yerde görülür, ama okurdaki etkisi diger roman kahramanlarindan daha fazla olmustur. Yikimi kabullenmemistir. Ben Dersim daglarina çikan genç insanlari bu yikimi kabullenemedikleri için daga çiktiklarini hep düsünmüsümdür. ‘Dersim isyani’ denen sey, aslinda hiç bitmedi, benim kusagimin neredeyse yaridan fazlasi o daglara gidip öldü. Bu gidis, bu ölüm Çavdar Hüseyin’in, yasananlari kabul etmeyen vicdanidir. Keske Yahudiler gibi, yasadiklarimizin romanini, filmini yapsaydikta, derdimizi anlatacak baska bir yol bulsaydik. Gözü körolasica siyasi rejimler, insanlarin konusarak dertlerini anlatmasina izin vermemis. Ölümü var, agidi var ama hikayesi yoktur derdimizin, bu beni çok yaralar. Acili anne babalarimiz, acilarinin dile gelip konustugunu duymadan göçüp gittiler. …Çok tesekür ederim Burhan,
Haydar Karatas, 24 Kasim 2010, Zürich


8- Ve müzik, iç dünyanin sözcükleriden ezgilere geçis… Seyid Riza’ nin söylenen agitlardan içine bir intikam duygusunun yerlesmesi. Sin’ in yakilisi. Bize müzigin gücünü degerlendirir misiniz. Yazinin islek olarak kullanilmadigi zamanda gerçekten müzik bu kadar güçlü müdür?

Georgle Luckas Estetik adli büyük yapitinda, insanin dini, tapinmayi kesfetmeden önce sesi kesfettigini söyler. Müzigin, sesin kullanilmadigi bir ayin var midir? ‘Ilkel’ insani inceleyen Luckas, onlarin kendi elleriyle oyduklari küçük bir tahta totemin etrafindan gelip gide, sesler çikardigini, sesin bir aheng ve tempoya dönüserek tapinmaya döndügünü ve bu insanlarin ne kadar bu totemin etrafinda gelip giderse o kadar tapinmanin arttigini söyler. Sonra da onun için ölürler. Anadolu’da, ölene agit yakma, sadece bir yakarma degildir, bir yüceltmedir, bir süre sonra siz kisinin kendisini unutur ona yakilan, agidi, türküyü bilirsiniz. Hele öldürelen kisiyi hükümet öldürmüsse, bu yücelme büyük bir yük olmaya baslar. Devrimci marslari hatirlayin, 71 devrimcileri asildiktan sonra, siki yönetim uygulanmistir, ama o gençlere yakilan agitlar köy köy yayilmistir. Bir de devletlerin ulusal marslari filan var, bunlarin hepsi bosa degildir. Yönetmek isteyenler mars yaparlar, halk ise agit yakar ve bu agitlar gerçek aciysa süte çalinan bir kasik yogurt gibi mayalanir, bir süre sonra kas kati olur… dersimli hiç gülmemistir, Mesut Deger’in Dersim Agitlari kitabinda okudum iki bin bes yüzün üzerinde agit toplanmis, bu kadar agidi olan yerde yöreye ait tek oyun havasi vardir, Karaçor… Köy dügünlerinde hatirlarim, ozanlar gelip agit yakardi. Ölüm gününde yakilan agit, mutlu gün olan dügünde de yakilirdi.

Etiketler:       

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş