Makaleler

DERSİM’DEN YÜREĞİN ORTA YERİNE DÜŞEN BİR ÇIĞ(LIK): PERPERIK-A SÖE (GECE KELEBEĞİ),

BURCU EZGİ AÇIKGÖZ yazdı.

Burcu Ezgi Açıkgöz

 

DERSİM’DEN YÜREĞİN ORTA YERİNE DÜŞEN BİR ÇIĞ(LIK): PERPERIK-A SÖE

Haydar Karataş 1973 yılında Dersim’in Hozat ilçesinde doğan bir yazarımız. Daha lisede okurken yaşamın yükünü sırtlamış ve bu yük sırtından hiç inmek bilmemiş; hamallık, bulaşıkçılık, temizlikçilik yapmış, yoksul ülkeler için kullanılmış giysiler toplama işlerinde çalışmıştır.

2003 yılından beri İsviçre’de yaşayan yazarımız; Zürih Üniversitesi Psikoloji bölümüne kaydolmuş, ekonomik nedenlerden dolayı okulu bırakmak zorunda kalmıştır. Haydar Karataş edebiyat eleştirmenliği yapmakta, makaleleri , Devrimci Demokrasi, Yaba Sanat, Güney Dergisi, Birgün Kitap eki, DersimNews,  Öteki İsviçre Gazetesi vb, pek çok dergi ve gazetede yayınlanmaktadır. (1)

Doğrusunu söylemek gerekirse ben sevgili Haydar Karataş’ın yaşantısını, kitabı okuyup bir çırpıda bitirdikten sonra merak ettim; o değerli yaşantısının ve Dersim’in dağlarında kelebek kelebek uçuşan kelimeleri tutup biz okuyucularına sunduğu değerli kitabının karşısında saygıyla eğiliyorum şimdi.

Kitabın arka kapağında değerli yazarlarımız; Gün Zileli, Sina Akyol ve Murat Uyurkulak’a ait yorumlar var. Yorumların hepsine katılmakla birlikte bu kitabın “roman üstü” bir yapıt olduğunu düşünmekteyim. Bana kalırsa bu romanı roman üstü yapan şey; birlikte yaşadığımız bir toplum içerisindeki acılara bizi de ortak etmesi ve bunu yaparken de ayrıca bir çaba sarf etmeksizin gerçekleri olduğu gibi anlatarak doğallığını her satırda hep muhafaza etmesi.

Kitapta Dersim’38 trajedisi anlatılmakta. Bu konuda azımsanmayacak araştırmalar yapılıyor, istatistiksel gerçekler ortaya konuluyor, gazeteler ve dergiler bu trajedinin gerçeklerini anlatmaya devam ediyor… Fakat gerçeğin, insancıl duygulardan mahrum olduğundan dolayı her zaman eksik kalacağı düşüncesindeyim. Perperık-a Söe işte tam da bu yüzden tam, bu yüzden içe işliyor: Bir kız çocuğunun ağzından anlatılan yaşanılan gerçekleri okurken; gözlerimizin geçtiği yerlerde kelimeler satır satır çözülüp özgürleşiyor, yazılanlar kitabın dışına çıkıp koşarak “içimize” giriyor.

Küçük bir kızın ağzından son derece samimi ve içten bir dille anlatılan geçmiş; sanki çok uzak bir zamanda yaşanmış da bize efsanesi kalmış gibi değil, sanki bu acıları yaşayan insanlar hiçbir zaman biz olmayacakmışız gibi değil.

 

“…Yokluğu artık kanıksamıştım. Karnım aç demenin hiçbir anlamı yoktu. Hayvanlar gibi ot toplayıp yemek açım demekten daha anlamlıydı…”

 

Bir tarihi anlamaya o tarihteki acıları anlamakla başlıyoruz: İçimizde acıma hissi yaratmadan bize ait olan bir başka acıyı acıtıyor. Kendi acılarımızı buluyoruz orada. Böylece yaşamadığımız duygularla duygudaşlık (empati) oluşturarak, zihnimizde bazı bölgelerde bulunan duygusal ve düşünsel kayıtsızlık alanlarını uyararak birlikte yaşadığımız insanların acılarını anlamak yönünde duyarlılıklarımızı geliştirmeye yardımcı oluyor.

 

“…Batan güneşin arkasından bakıp insanın kendi yalnızlığına ağlaması benim için hep büyük bir kederdi… Güneşteki ateşti bize yalnızlığı ve sevgiyi hatırlatan. O her akşam giderdi, onu yitirme korkusu, sabahın tan atışında yeni bir hayatın müjdesiyle dağılırdı…”

 

Toplumdaki farklılığı reddeden, inkârlarla beslenen tezlerle ortaya çıkan, bu tezleri kıyımdan geçirdikleri insanların enkazlarıyla destekleyen ve dünyanın her yerinde olduğu gibi bu ülkede de toplumun birincil müdahale alanı olan etnik kimliğe yapılan saldırıyı anlatıyor. Yalnızlaştırılan, mahvedilen insanların tükenmeyen umutlarıyla ve her şeye rağmen yaşama tutunmalarıyla bizlere; yaşamımızı çevreleyen küçük umutsuzluklardan sıyrılıp, büyük umutlara her zamankinden daha çok sarılmamız gerektiğini anlatıyor.

Gülüzar, Zürich Havaalanı... yıllar sonra

“…Annemin böyle eğilip bir ziyareti öperken yanında beklemek nedense çok hoşuma giderdi. Sanki anlamadığım bir dille bana seslenir gibi bir şeydi bu. Sesi tılsımlı bir ninni gibi yerin derinliklerinden geliyordu sanki. O dualar Zazaca’da hep şöyle başlardı:

‘Ya Kerte Hızır, ya koye Sultan Babay, ya Kemere Duzgın, to gırsa…’

Ne kadar çok dağ ve taş vardı, ne çok Hızır vardı. Her dağ, her tepe, her ağaç dile gelip konuşuyordu annemin o sesinde, her şey susuyordu, fısıldayan sesimizi dinliyordu. İmdat sesimiz, tılsımlı bir rüzgâr sesi gibi sesleniyordu. Dağların tepelerinde, yol ağızlarında üst üste konmuş o kadar çok Kert vardı ki, sanki her biri benim için yerin kulakları gibiydi. Yerin bu kulaklarına annem o kadar güzel fısıldardı ki, toprağın gözyaşlarını görür gibi bir hisse kapılırdım…”

 

 

 

 

 

Gağand bayramı…

Hızır orucu ve bayramı…

Berbiçiler…

Ziyaretler…

Yakarışlar…

Dualar ve beddualar…

Masallar…

 

Toplumun ikincil müdahale alanı olan dinsel kimliğe olan saldırıyı sayfa sayfa gözler önüne seriyor. Tanımadığımız, yabancısı olduğumuz, yabancılaştırıldığımız, unuttuğumuz, unutmayı tercih ettiğimiz hayatlarımızı değerli kılan kültürümüzden bir kilim örerken; bir toplumu farklı yapan, değerli kılan ibadetler, gelenekler, inanışları yaşanılanlarla ortaklaştırarak anlatıp, o kilime bir motif gibi okuyucuyu da katarak daha fazlasını merak etmemiz, sorgulamamız için de vicdanımızı kamçılıyor.

 

Samimiyetten ve içtenlikten gittikçe uzaklaşan bir dünyada sıcaklığına sığınılabilecek bir kitap.

 

Sorunlarımızı birbirimizin acılarını anlayamadığımız için çözemediğimiz, gittikçe birbirimizin acılarına karşı duyarsızlaştığımız bir dünyada acı haykırışıyla merhametimizi ve duyarlılığımızı sorgulayan bir kitap: “Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe”.

 

 

Kitap adı: Gece Kelebeği /Perperık-a Söe

Yazarı: Haydar KARATAŞ

Yayınevi: İletişim Yayınları,   2010

 

(1) www.haydarkaratas.com

 

23 Mayıs 2011; 23:00

Burcu Ezgi AÇIKGÖZ

 

(beacikgoz2007@hotmail.com)

Etiketler:         

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş