Makaleler

Gizli bir Kemalist: Haydar Karataş

        "Gizli bir Kemalist: Haydar Karataş," adında bir şeyler yazılmış. Konu şu: Benim roman  kahramanlarından Pir  Kasım'ın, Mustafa Kemal'i 'hoş' gören söylemleri baz alınarak, 'aha  yakaladım bu adam gizli bir kemalist' denmiş.  Bunu ben çok değerli ve anlamlı buluyorum. Ne  acı ki, roman kahramanları böyledir, överler, bazen yererler.  Örneğin aynı Pir Kasım, romanın  ilerleyen sayfalarında o dönemin Kemalist yönetimi tarafından saz çalıp cem  bağladığı için  Sivas'ta tutuklandığını da söyler. Ve yerer hükümeti. Ya diğer kahramanlar, onlara ne diyeceğiz? Roman ve Film kahramanlarından yola çıkarak, şu kişi "gizli" bilmem neymiş denebilse ne olur? 

 Dersim’de,  gerek Kemalistleri ve gerekse Kürt Ulusal hareketini ve Zaza Uluslaşmasını ne bileyim sol ve sağ  grupları hem öven vardır ve hem de yeren! Toplumcu roman tam da bunları yansıtabilirse roman olur. Kimileri yazar bu kahramanlardan biri olabilir diye düşünür, oysa öyle olsa hakkiniyetin tartısı kaçmaz mı? Mesafe konabildiği ölçüde okur gerçeği görebilir. Öteki milli  edebiyat ya da "gerçekçi" edebiyat türlerine girer ki, epeyce gülünç olur. Milli Edebiyatta, ırkdaş ‘üstün insandır’,  vatanseverdir ve bir de hain vardır. Bu durum Muhafazakar edebiyatta da görülür, Müslüman kız iffetli, Müslüman  olmayan düşkündür. Ancak bu 'gizli' ibaresinin ülkemizde sosyolojik bir karşılığı vardır. Konu edebiyat meselesi değil, ki zaten yazan kişi de zaten bu "gizliliğe" vurgu yapmış.  

 Birincisi, roman düşünür açısından doğası gereği olumlu ve olumsuz eleştiri üreten bir fabrikadır. Bir romanın ilk  cümlesini okuyup 'hayır' bu benim aradığım tat değil diyen olabileceği gibi, aynı kitabı üç dört kez okuyan da  çıkmakta. Okumayan kişi açısından bir eser 'değersiz' olmayacağı gibi, yüz binlerce kişi tarafından okunan bir roman da onu 'büyük' roman katagorisine çıkarmaz. 

 

Bunun basit bir açıklaması var: Roman denen şey, aynen yediğiniz yemeğe benzer. Kimimiz müdavimiyiz bazı restoranların. Gider yeriz, doymayız, ertesi gün, daha ertesi gün gene gideriz. İnsanlara öneririz yemekleri enfestir diye, ama bir diğeri gider ilk kaşıkta, "hayır bu benim damak tadım değil" der ve yemez. Roman okuru açısından kural böylesine basittir. Ve bu iyi bir şeydir de. Roman okuru bu yönüyle seçicidir ve muhakeme gücüyle yazarın önünde yer alır.

 

İkincisi, romanda kurgusal gerçeklik dışında bir gerçeklik yoktur. Metaforiktir roman,  onun fabl hali bulunmaz.

 

Murat Belge, Büyük Ermeni Olaylarının yüzüncü yılı vesilesiyle, "Edebiyatta Ermeniler" adında enfes bir edebiyat-eleştiri inceleme kitabı ele almıştır. Konumuza denk düşen genel bir doğruyu aktarır Belge, der "... Bir romanda Nopoleon 1769 yılında doğmuştu' cümlesini okuyabiliriz. Bir ansiklopedi açıp bunun böyle olup olmadığını yoklayabiliriz. Ama, normal olarak, Napoleon'un ne zaman doğduğunu öğrenmek için roman sayfası karıştırmayız. Dolayısıyla 'Napoleon B. 1760'ta Sicilya'da doğdu' diye bir cümle okursak, bu yanlış değildir. Bir romana "kötü" demek için böyle bir bilginin doğruluğu değil, estetik bir ölçüt vardır..."

Jale Parla, edebiyatımıza büyük eleştirmenler yetiştirmiştir. Parla'ya göre, Türk Edebiyatı Tanzimant döneminde kötü bir alışkanlık edindi. Okur romanı tarih kitabı diye okuyor. Oysa tarihi romanda söz konusu olan bir döneme dair perspektiftir. Orada bir hayat sunulur. Mesela benim On İki Dağın Sırrı romanımda Seyit Rıza diye bir roman kahramanı yoktur. Yaşlı adamın o olabileceği okurun kendi yorumudur. 1935 yılında öldürülen Bahtaryan Aşireti'nin lideri Lıl da sadece bir göndermedir.  Gerçekte o şekilde de ölmemiş olabilir, ama olabilir de? Ki roman bugün olan  şeyi çok geçmişte yaşanmış gibi de anlatabilir, neden mi? Çünkü edebiyat bir  toplumsal uzun erimli değişmez gerçekliği dile getirir de ondan. Onu tarih bilgisinden ayıran yan budur. Mesela farzı misal Erzincan  şehrine 1800 yılında (zamanı Osmanlı dönemi kabul edin) inen bir Kızılbaş kendini gizler. Hele Ramazan ayında gizliden yemek yediği görülürse öldürülür, ancak bu durum Cumhuriyet döneminde, yakın zaman tarihine kadar da sürmüş ise, romandaki kurgusal gerçeklik devreye girer ve bu aynı olan,  değişmeyen kaderi bir tek zamanh diliminde yaşanmış gibi anlatır. Buradan bir perspektif sunar okura.

 

Bu durum aynen Tarantino'nun filmlerinde yaptığı muazzam şeye benzer.  “Soysuzlar Çetesi'nde” Tarantino, filmde bize, Hitler dahil üst düzey Nazi yetkililerinin tamamının bir arada, pek de zor olmayan bir biçimde ve toplama kampları misali yakılarak öldürüldüğü bir "mutlu son" la bitirir filmi. Sinema romanın görsel halidir. Dünyada sizler hiç, "ama gerçek bu değil ve bunun neresi sanat" dendiğini okumazsınız. Bunun denmeyeceği her kes bilir. Bu nedenle benimle ilgili dile getirelen bu "gizlilik" mevzusuna geçeyim:

 

Dersim'de eli kalem tutanlar neden bunu der. Burada tuhaf bir şey yok mudur?

Mesela, roman karakterlerinden yola çıkarak, yazarlar değerlendirilseydi nasıl bir felaketle karşılaşacaktık bir düşünün.

 

"Fatma Gülün Suçu Ne" romanını yazan Vedat Türkali, tecavüze uğramış bir kadını yazar. Romanda tecavüzcünün ruh halini bir kadına bakış açısını, konuşmalarını görürüz. Vedat Türkali’ye 'gizli' tecavüzcü mü diyeceğiz?

Mesela, Suç ve Ceza romanında Dostoyevski'nin kahramanı Raskalnikov iki kadını hunharca öldürür. Gizli katil midir?

 

Mesela, Aziz Nesin'in Zübük romanını okumadıysanız, filmini izlemişsinizdir. Zübük bugünün Akp milletvekillerine benzemez mi? Aziz Nesin’in Zübük’ü sanki hık demiş Egemen Bağış’ın burnundan düşmüş! Zübük dindardır, Allah’ın adını ağzından eksik etmez. Bu arkadaşların bakış açısına göre, Aziz Nesin Zübük karakteri ile İslam’ı yüceltiyor mu diyeceğiz? Ya da Aziz Nesin, ateistler arasına sızdırılmış gizil bir Müslüman mıdır? Elbette değil.

 

Ve kaldı ki Kemalist çok arkadaşım var, Dersim'de de Mustafa Kemal'in kurduğu cumhuriyeti Erdoğan'a ve Osmanlı ya tercih eden çokça insan da var. Özellikle Alevi dedeleri, bütün geçmişe rağmen Kemalitleri radikal İslam'a karşı müttefik olarak görürler. Kemalizm, aynen Stalinizm, Leninizm, Maoizm, Hitlerizm gibi bir yirminci yüzyıl ideolojisi. O dönemin bütün ideolojileri totaliterdir. Na acı ki, çağımıza o dönemin en liberali ideolojisi de en katısı da cevap olacak halde değil. Öyle olsaydı belki dünya bu kadar umutsuz olmazdı. Önerim, sosyal hayatta insanların birbirlerini böyle itham etmemeleridir.

 

Ancak unutulmaması gereken bu 'gizli' tabirinin ülkemizde sosyoljik bir karşılığı var. Ki, yapılan da asıl o. Yoksa çocuklar dahi bilir film ve romanlarda ki hayatlar gerçek olmasa da dile getirdiği şeylerin gerçekten daha gerçek olduğunu.   Mesela ülkemizde gizli/kirpto Ermeni ya da Gizli Yahudi/sabatay denir. Bu gerçektir. Bununla şu yapılır: aman ha bu 'gizli' yani dış güçlerin, düşmanlarımızın içimize sızdırdığı kişidir. Böyle dediğine bakmayın takiye yapıyor, denir... Bu durum, Türkiye'deki totaliterizmin, çoğulcu toplumuna karşı ırkçılık ve muhafazakarlığın temel prensibini oluşturmaktadır.

İşin özü, kardeşlerim ben kendini gizleyen insanların başına gelen  hikayeleri yazarım. ‘Gizlilik’ bir onurdur, gizliyi egemene ihbar edenler hiç iyi anılmadılar bu topraklarda. Yazık ediyorlar kendilerine. Çok yazık.

 

Romanlarımı okuyanlar onu eleştirsin, olmamış, beğenmedim desin. Siyasi fikirlerimi söylediklerim üzerinden eleştirin, ama insanlara hele bir romancıya ‘gizli’ bilmem ne dememelisiniz. Onlar zaten gizli olan şeyleri yazarlar. Bir romancı, annesinin dahi gizli bir aşkı varsa yazar. Ahlakı yoktur bu yanıyla romancıların. Anneyi yazacaksa, annesini soyar, memesine varana dek tarif eder, sevgili ile yatağa koyar!!!

 

Yani demem o ki,  bu zor bir mesele. Dersimli okurlara çağrım, birbirlerini mühürlemekten vaz geçmeleridir. Bak sana ne demiş diye de beni rahatsız etmeyin. Konu edebiyat içinde ele alınacak bir mesele değil. Beğenmeme duygusuna saygı duymak dışında söylenecek şey yoktur bu noktada...

Etiketler:       

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş