Basından

''KELEBEK KÖŞESİ'' PERPERIK-A SÖE ROMANLARI ÜZERİNE, Ömer AKYOL

 

''Punk* ve çarşır otları arasına gizlenmiş pınara varıp su içtiler, Mık* evlerinden aldıkları azıklarını açıp çökelek ve taze tereyağını dizlerine çarşaf gibi serdikleri sac ekmeğine sürerek yediler.''

*Punk: Bir bitki türü.
*Mık: Civardaki bir köy.

Haydar Karataş - On İki Dağın Sırrı, Bir Göz Ağlarken... sf:20
.........................................................................................

Perperık-a Söe serisinin ilk kitabı olmasına rağmen serinin ikinci kitabından sonra yayımlanan On İki Dağın Sırrı, Bir Göz Ağlarken...'de yazar Haydar Karataş romancılığın en çetin yollarını telaşsız adımlarla tırmanıyor.

Bunu yaparken de kaleminin içtenliği kelimelerin arasından tıpkı bir pınar gibi fışkırıyor ve yazar taşıdığı bu zorlu yükten habersiz, fakat onu aşmış bir şekilde insanı derin hayretlere, heyecanlara, aynı zamanda da tarifsiz bir hüzne ve acılar dünyasına gark ediyor. Serinin diğer kitabı bu hayretler ve acılar dünyasından nasibini her ne denli almış olsa da, yazar asıl kabiliyetini ve dilinin alışılmışın dışındaki berraklığını, sarp yollar karşısındaki -sanki kırk yıllık roman yazarıymışçasına- ustalığını bu kitapta gösteriyor.

Üslup gücünü biraz da diyaloglardaki kasıntılıktan uzak, halk deyişlerinin gerçekliğinden ve bu gerçekliğin masallara banılmış aşırı ve uç noktalarından alıyor. Üslubunun genişliğinin -ansızın diyalog dilinden farklı bir yöne gidiş ve geliş- rahatlığının, halk dilinin genişliğinden ve rahatlığından farkı yok, o denli temiz, berrak ve masalsılığın en ücra kıyılarında dahi derin bir sakinlik.

Dile, onun roman içerisindeki sağa sola her an savrulabilir yapısına rağmen, Haydar Karataş şaşırtıcı bir yetkinlikle onu dizginleyip yüzdüğü derin sulardan kurtarabiliyor. Kaan Arslanoğlu, kitabın arka kapağında şöyle diyor: ''Bu derece mükemmel bir Türkçe nasıl olabilir?'' Bu sorunun şiddetle sorulması hiç de tuhaf kaçmayacaktır. Doğadan her şeyiyle beslenebilen ve etki kaynağını ondan alabilen bir yapıdan bahsediyorum, tıpkı Yaşar Kemal'de olduğu gibi.

Haydar Karataş, tarihin tenha ve karanlık sokaklarından geçiyor, üstelik geçmişteki acıların yükünü sürekli taşımak zorunda kalan, can alıcı bir coğrafyaya yol alıyor. Mühim olan diğer bir konu da, Dersim benzeri coğrafyaların edebiyat düzleminde malzeme olarak kullanılmasının görünenden çok daha zor ve başarısızlığa müsait olmasıdır.

Bilinir ki, tarihin arka odalarında gizli duran, işlenilmemiş yaşanmışlıkları sanat duyarlığıyla aktarmak gerçeklikle bir anlamda yarışmayı, daha doğrusu onun gerisinde kalmamayı hedefler ve bununla cebelleşirken başarısızlığa uğrayanların sayısı da azımsanmayacak gibi değildir çünkü aktarılanların, ''Tıpkı böyleydi'' dedirtmesi, hatta onun da ötesine geçmesi gerekir.

Mevzu sanat olunca bu tehlikeler kaçınılmazdır. Yazarda tüm bu tehlikelerin ''kamçı'' işlevi gördüğüne dair ise hiçbir şüphe yok. Coğrafyayı anlatmanın yanında, bu coğrafyanın zengin kültürel kaynakları da serinin iki kitabında da etkisini olanca varlığıyla dayatıyor.

Elbette ki salt zengin değil Dersim'in kültürü; tarih boyunca ihmal edilmiş gizemi, acılarla kökünü daha da sıkı kavrayan kaderi, unutulmaya yüz tutmuş farklı inanç ve etnik kimliklerle oluşturulmuş çok sesliliği ve fiziki coğrafyası itibariyle dış müdahalelere kapalılığın doğurduğu el değmemişliğiyle de ışıl ışıl parlamaktadır. Bu kültürel kaynakların hepsini ve daha fazlasını, Gün Zileli'nin belirttiği gibi, ''usul usul çekiç darbeleri indirerek'' tıpkı Ermeni bir taş ustasının güzelliğiyle ulaştırıyor bizlere Haydar Karataş.

Ömer Akyol

Etiketler:      

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş