Basından

Perperık-a Söe’deki Roman Karakterleri / Gün Zileli-Ceren Cevahir Gündoğan

 

Gün Zileli-Ceren Cevahir Gündoğan

 

Haydar Karataş’ın, 1938 Dersim katliamının hemen sonrasını ele alan büyük romanı Gece Kelebeği Perperık-a Söe’nin (İletişim, 2010) belli başlı karakterleri bir anlamda Dersim insanının karakteristik özelliklerinin özeti gibidir. Bu romanın en önde gelen karakterleri olan Fecire Hatun’u, Kolsuz Musa’yı (Kolo), Çavdar Hüseyin’i (Çöyder) çeşitli yönleriyle incelediğimiz zaman, Dersim insanının da haritasını çıkarmış oluruz. Elbette değişmez bir Dersimlilik karakterinden söz etmiyoruz. Tarihi ve toplumsal koşullar içinde değişime uğrayan bir karakterdir ama aynı zamanda bütün zamanlara yayılan, neredeyse değişmez gibi görünen bazı özellikleri de az değildir.

 

Fecire Hatun

 

Fecire Hatun, Dersim’in “soylu” ailelerinden birinden gelmektedir. Hatta onu bir “ağa kızı” olarak görenler vardır. Dersim’de toprak pek değerli olmasa da “toprak sahipliği” bir sosyal statü göstergesidir. Gerçi, zamanla sosyal statü ön plana geçer ve kişinin hiç toprağı kalmasa da toplumda bilinen statülere göre bir değer bulmaya devam eder.

Aslında somut durumda sosyal statüyü topraktan çok, güç belirler. Örneğin aşiret reisi olmak bir güç göstergesidir; “şu kadar adamı var” denir. Geleneksel ve inançsal bir mevki olarak “Rayber”lik de öyle. Rayber’in gücü tamamen manevi otoritesinden kaynaklanır. Eşkıyalık ve eşkıya reisliği ise doğrudan doğruya kaba gücün getirdiği bir sosyal statüdür. Eşkıyalık kurumu halk nezdinde kınanmaz, tersine saygı görür. Sadece o eşkıyanın zalim mi, yoksa adil mi olduğu halkın bakışını etkiler. Tabii bir de cesareti ve yiğitliği. Zalim ama cesur bir eşkıya, halkta korkuyla karışık bir saygı uyandırır.

Fecire Hatun’un kocası, ihanete uğrayarak öldürülmüş bir eşkıyadır (ki, özellikle devletin Dersim’e burnunu sokmasıyla, bu tür ihanetler, pusuya düşürmeler, ihbar etmeler ve kelle kesip yetkililere götürmeler son derece artmıştır). Fecire Hatun’un toplumsal statüsü, bir yandan, baba tarafından bir “ağa ailesinin” kızı, diğer yandan da saygın bir eşkıyanın karısı olmasından gelmektedir. Ne var ki, Dersim katliamının ardından, devletle çatışan bir eşkıyanın karısı olmak, manevi bakımdan olmasa da, somut durumda bir dışlanma nedenidir. Zaten roman da bu sahnelerle başlamaktadır. Gündüz köylerine gelen köylüler, geceleri bir jandarma baskını olur korkusuyla ormana çekilmektedir. Bir eşkıyanın karısıyla birlikte yakalanırlarsa hükümet tarafından suçlanacakları korkusuyla Fecire Hatun’un kendileriyle gelmesini istemezler. Fecire Hatun da, romanın anlatıcısı küçük kızı Gülüzar’la birlikte tek başına başka yerlerde saklanır.

Gülüzar’ın anlatımıyla Fecire Hatun, “Güzel kadındı, ince uzun boyluydu, maviye çalan yeşil gözleri vardı.” (s. 9) Felaket sonrasında pek çok talibinin onu görmeye gelmesinde, toprak sahibi bir kadınla evlenme düşüncesi kadar, bu güzelliğin rolü olduğu da düşünülebilir.

Fecire Hatun, “soylu” bir aileden gelmenin bütün özelliklerini gösterir. O sefalet koşullarında dahi bu “soylu” özelliklerden bir adım geri adım atmaz. Örneğin, daha iyi bir yaşam kurma umuduyla Dervişler köyünden, köycek Ermenilerin terk ettiği, kimsenin yaşamadığı Bend köyüne gittiklerinde, ölülere sarılıp yatan hayaletimsi biriyle karşılaşıp panik halinde gerisin geriye Dervişler’e dönerler. Bu panik ve telaş içinde herkes başının çaresine bakmış, dayanışma bir anda bozulmuş, Fecire Hatun, kızı Gülüzar’la birlikte gerilerde kalmış, Dervişler’e en son dönmüştü. Bu “geride bırakılışı” Fecire Hatun, bir suskunluk ve konuşmama boykotuyla cezalandırır. Bu boykot, Fecire Hatun’a doğaüstü güçler atfeden Kolsuz Musa’yı telaşlandırır en çok. Ona şöyle yalvarır:

“Fecire Hatun, çoluk çocuğum var, bana beddua etmeyesin… Yani Fecire Hatun ayaklarına gelmişim, şu çoluk çocuğun günahı senin boynunadır. Ben daha yedi yaşındaki çocukken kolumu verdim. Kazmayı dahi kaldıramam, kaldırırım ayağıma gider, vallahi döndüm, geri döndüm, dağlar sesime cevap verdi, evin içinde kuruyup kalmış Ermeniler, ölülerini gömmeyen o ecnebi dahi dile gelip konuştu… Sen Yusuf Ağa’nın gelini, Süleyman Salih Ağa’nın kızısın. Yani deden, Atilla ordularına karşı koydu. Yani Temur Mısır’a kaçtığında dedene elçi gönderdi. Tamam, konuşma, konuşmak istemiyorsan konuşma benimle, en azından şu Perhan Hatun’la konuş, en azından bir yüzüme bak. Bak ki, ben bileyim bana beddua etmediğini, beni affettiğini” (s. 127-128)

Fecire Hatun, suskunluğunu bozmaz ama beddua etmediğini gösteren bazı mimikler yayar. Bu kadarı bile Kolsuz Musa’ya yeter.

“Kolsuz Musa’nın bu sözü üzerine annem, oturduğu kürsünün üstünde bir-iki kıpırdadı. Başını başka yöne çevirdi. Ama konuşmadı. Annemin kendisine tepki verdiğini düşünen Kolsuz Musa bir çocuk gibi yerinden fırladı…” (s. 128)

Fecire Hatun, gururlu olduğu kadar cesur bir kadındır. Dersim’de devleti, jandarmayı tir tir titreten Çavdar Hüseyin’in karşısına çıkar, ona hakarete varan sözler eder. Gerçi bu cesaretinde Dersim geleneklerinin de rolü azımsanamaz. Dersim’de kadının dokunulmazlığı vardır, adeta kutsal bir varlık gibi korunur ve saygı gösterilir. O kadar ki, geleneğe göre, iki aşiret kavga halindeyken bir kadın gelip başörtüsünü kavga edenlerin arasına atarsa o kavga aniden kesilir, kesilmek zorundadır. “Dersim’de bir kadın gitti mi bir kapıya, ne kavga olursa olsun biterdi.” (s. 80) Buna rağmen, tepeden tırnağa silahlı bir eşkıyaya açıkça kafa tutmak kolay iş değildir. Fecire Hatun bunu yapar. Doğrudan Çavdar Hüseyin’e hitap etmez de, arkadaşı Perhan’a söylermiş gibi yaparak ona ilişkin düşüncelerini açıkça şöyle ifade eder:

“Perhan Perhan, bu iblise söyle kalkıp gitsin, dağ taş asker kaynıyor, bizden ne istiyor… Bizim derdimiz bize yeter.” (s. 153)

Çavdar, Fecire Hatun’un bu sözlerini ciddiye almış gözükmez. Bunun üzerine Fecire Hatun, saldırının dozunu daha da arttırır. Ama bu saldırı karşısında Çavdar’ın tutumu son derece ilginçtir.

“Annem büyük bir öfke ile eline bir taş aldı. ‘Köpoğlu, biz esküeteklerden ne istiyorsun? Hozat alayı orada, Abdullah Paşa diğerlerine verdiği gibi sana da bir madalyon verir.’ Çavdar Hüseyin, oturduğu kürsüde başını bacakları arasına kadar eğdi, eliyle ensesine vurarak konuştu: ‘Vur Fecire Hatun, yani senin elinden bana gelen taş, yani Sultan Baba’nın gülüdür. Yani o bilge adam Hıdır Efendi’nin nazari hediyesidir bana. Aha vur, nereye istersen oraya vur, bakarsın Abdullah Paşa paraları sana verir, hahaha, yani dersin, aha bu kadın başıma taşı vurup getirdim dersin.’ Annem elindeki taşı attı. ‘Kardeşim sana vuran vurmuş, zavallı benden ne istiyorsun? Sen kefenini sırtına almışsın, Allah senin de muradını verir, kimin vermedi ki, Hıdır Efendi’ninkini de verdi, Sahan Ağa’nın da, Rayber’in de vermedi mi, iblis? Şuraya bak, Perhan Perhan, kan kokuyor kan…’” (s. 153-154)

Kendisini çekip vurabilecek bir eşkıya karşısında bu kadar cesur olan Fecire Hatun devlet ve devlet görevlileri karşısında bir o kadar korkak oluverir. Sadece korkak olmakla da kalmaz, Gülüzar’ın halası, Fevzi Müdür’ün verdiği arazi tapusunu yırtıp atınca, sırf onu kötülemek için devleti kışkırtır da.

“Sayderim, sen sadece onu söyle, de devletin mührünü ayaklarının altına aldı.” (s. 76) “Ona söyleseydin ya, kocasının kız kardeşi Atatürk’ün mührünü yırtıp ayaklarının altında çiğnedi.” (s. 77)

Bununla birlikte, yeri geldiğinde, devlete karşı taşı gediğine koyuverir. “’Öyle, analık, dünya şimdi Hitler’i konuşuyor. Şu dersim ne ki, bir görseniz, adam dünyanın bir ucundan girip öte ucundan çıkmış.’ Annem: ‘Kardeşim, o da mı tarlaları yakıyor.’” (s. 179) “’Öyle deme analık, Allah’a küfür et ama Paşa’ya küfür etme, alimallah hemen hapse atarlar. Ben sana değil, şu küçük kıza üzülürüm.’ ‘Ben küfür etmedim kardeşim, Allah belasını versin dedim.’’ (s. 73)

Fecire Hatun’da, insanı öfkelendirmeyen, hatta gülümseten başka “karakter zaaflarına” da rastlarız. Tabii bunlara karakter zaafı denebilirse. Aslında bu “zaaflar”, Dersim insanının hayatın zorlukları karşısındaki ironisi gibidir. Fecire Hatun da, düştüğü çelişkileri hiçbir şekilde göz önüne almadan, o anda çıkarına öyle geldiği için söylediği bir şeyin, iki adım sonra yine aynı nedenle tam tersini söylemekte bir an bile tereddüt etmez. Elbette bu anlatımlarda yazarın ustalıklı ironisini de göz ardı etmemek gerekir. Bazı örnekler verelim.

Yazının devamında da  değineceğimiz gibi, Kolsuz Musa topraksız, yoksul bir köylüdür. Sürgüne gidenlerden ya da öldürülenlerden birinin topraklarını sürmek, hatta mümkünse bu tarlalardan birine sahip olmak umuduyla Fecire Hatun’un yaşadığı köye sığınmıştır, karısı ve çocuklarıyla birlikte. Bütün amacı, Fecire Hatun’u ikna edip onun kendisine bir tarla bağışlamasını sağlamaktır. Kolsuz Musa ile Fecire Hatun sıkı bir pazarlığa tutuşurlar. Fecire Hatun, sürgüne gönderilenlerin yakında geri geleceğini söyleyerek Kolsuz Musa’ya tarla veremeyeceğini ileri sürmektedir. Kolsuz Musa, bir tarlaya karşılık iki keçisini vermek ister (o sırada açlığın hüküm sürdüğü yörede sütü olan keçi bir tarla kadar kıymetlidir). Fecire Hatun buna yanaşmaz. Pazarlıkta üstün çıkmak için keçiyi kötüler de kötüler:

“Tarla istiyor, ver o zaman ineği ben de sana diyeyim, sen çoluk çocuğunu düşünüyorsun, yaşlı keçilerini ben alıp ne yapayım? Diş dahi kalmamış ağızlarında. Bir görsen, keçisi de keçi olsa, aha bu yokuşu dahi çıkamıyorlar… Versin… ineği ben ona değil iki tarla, Çet’in yarısını vereyim.” (s. 150)

Sonunda Kolsuz Musa ineği vermeye razı olur. Ama bakın bu sefer Fecire Hatun ne yapar:

“İneği de yanımıza alıp Kolsuz Musa’ya tarla seçmeye gittik. Ancak annemle bir türlü anlaşamadılar, tartıştılar, Kolsuz Musa sinirlendi, bir anneme bağırdı, bir ellerine gitti. Ancak annem ısrarlıydı. ‘Musa, daha ben ne yapayım, sana yaşlı bir ineğe karşılık köyün en güzel iki tarlasını veriyorum, sen köyün tamamını istiyorsun.’” (s. 169)

Pazarlık söz konusu oldu mu, Musa’nın keçisi bir anda ihtiyarlar, yokuşu çıkamaz olur Fecire Hatun’un dilinde. Keçi olmaz, inek ver der. Musa ineği verince bu sefer inek bir anda yaşlı bir ineğe dönüşür. Ve bu böylece uzayıp gider.

Fecire Hatun’un ironik çelişkileri bununla da kalmaz. Yeri geldiğinde övüp göklere çıkardığı birini bir adım sonra yerin dibine geçirir ya da yerlere çaldığı birini bir anda övmeye başlar. “Annem, Ali Hüseyin’e beddualar okumaya başladı. Allah Ali Hüseyin’in belasını versindi. ‘Gerçi o da olmasaydı, nasıl geçerdik o dereleri…’ ‘Çanakkale’de savaşmış, savaşan kişi hiç yol arkadaşlarını bırakıp geri döner mi?’ ‘Ne yapsın zavallı, onun da tüm ailesini deprem almış.’ ‘Bizimle gelseydi ne olurdu, iki tarla da ona verirdim, kendisine ekip biçerdi.’ Annem tüm yol boyunca böyle söylenip durdu. Bir Ali Hüseyin’e küfürler etti, bir onu övdü.’ (s. 41)

Fecire Hatun’un bu çelişkili ve uçlarda dolaşan yapısı başka Dersimlilerde de gözlenir. Sanki bu çelişkiler, Dersim insanının zıtlarda dolaşan yapısının bir özelliği gibidir. Nitekim, Haydar Karataş’ın bir diğer romanı olan On İki Dağın Sırrı – Bir Göz Ağlarken…’deki (İletişim, 2012) Garabet ve Sebır karakterleri de aynı özellikleri sergilerler. Tüfek üzerine pazarlık yaparken Garabet tüfeğini göklere çıkarır, Sebır ise tüfeği bir över, bir yerin dibine geçirir. Keza, birbirlerini hem överler hem de değersizleştirirler.

 

Kolsuz Musa

 

Perperik-a Söe romanında yazarın büyük bir başarıyla resmettiği bir diğer karakter Kolsuz Musa’dır. Kolsuz Musa, romanın ortalarına doğru karşımıza çıkar ve romanı neredeyse sonuna kadar soluksuz sürükleyip götüren bir baş kahraman olarak parlar. Burada yazarın başarısının yanı sıra, Kolsuz Musa’nın Dersim’in yoksul ve topraksız köylüsünü biyo-psiko-sosyal açıdan temsil etmesinin de rolü büyüktür.

Kolsuz Musa, yedi yaşında kolunu değirmene kaptırmış ama yoksul insanlara özgü direnciyle hayata yenilmemiş, tek koluyla karısını ve çocuklarını yaşatmak için çırpınıp duran güçlü bir kahramandır. Bu güçlülüğün adeta onun koşullarından, tek kolundan ve ezilmişliğinden kaynaklandığını bile düşünürsünüz. Yazar, Kolsuz Musa’nın telaşlı ve çırpıntılı ruhunu bir ressam ustalığıyla satırlara dökmektedir:

“Kesik kolunun yerinde üst üste giydiği elbiselerinin kolları sallanırdı. Tek koluyla bu boş elbise kollarını iyi bağlayamadığı için üç dört elbise kolu, ölü kuş kanatları gibi kendisinden habersiz yanında sallanırdı.” (s. 87)

Darı ektiği tarlaya sahip çıkanlar Musa’nın kapısına dayanıp ekinden pay isteyince Musa’nın tasviri daha da ilginçleşir:

“Kolsuz Musa o kadar öfkeliydi ki, konuştukça nefes almayı unutuyor sanırdı insan. Kolsuz yanında üst üste giydiği kazakların kolları ise, en az onun kadar öfkeli bir halde sallanıp duruyordu. Omzu hizasında küçük bir yumruk gibi hareket eden kesik kol da öyleydi, yuvadan uçmak isteyen küçük tarla kuşlarının tüysüz kanatları gibi, kazak kollarının altında çırpınıp duruyordu. İnsan onun yeniden eski halini almak istediğini sanırdı.” (s. 101)

Kolsuz Musa, güçlüklerle ve topraksızlığıyla boğuşabilmek için gerektiğinde karşı karşıya bulunduğu koşulların etrafından dolanıp geçmek için bin bir yolu deneyen yoksul Dersimli’nin tipik bir temsilcisi gibidir. İki keçisi ve bir ineğini önüne katıp, ailesini de yanına alıp, o zamana kadar kendisine yoksulluktan başka bir şey vermemiş olan köyünü terk etmiştir. Dersim katliamı sonucunda geniş toprakların sahipsiz kaldığını duymuştur. “’38 öncesi Demenan tarafında yaşarlarmış. Marabalıktan, ağaların zalimliğinden yakınıyorlardı.” (s. 89)

Böyle bir kargaşalık ve altüst oluş ortamında kader neden ona gülmesindi. Bir oldu bitti yapıp katliamda hayatını kaybedenlerden birinin toprağını işleyebilirdi pekâla. Kolsuz Musa’nın karısı Hece, “’Her yer boş anam, kuş dahi uçmaz üzerinden ama nereye ayak bassan birileri çıkıp geliyor, yok bilmem neyim olur, bilmem ben neyiyim. Şu Dersim’de insan kalmadı ama gene de bir avuç kadar toprağı bize çok gördüler, Mameki köylerine, Orta Dağ köylerine, gitmediğimiz yer kalmadı, kimse bir karış toprak vermedi’ diyordu.” (s. 90)

Dolayısıyla Kolsuz Musa’nın, en azından görünüşte ve söylemde, Dersim’e “yeni bir düzen getiren genç cumhuriyet”le pek bir sorunu yok gibi görünür. Ya da muhtemelen bu “genç cumhuriyetle” (çünkü güçlüdür o) çatışmak yerine onun açtığı yoldan ilerleyip bir parça toprak elde etmenin en akılcı yol olduğunu düşünmektedir. Bu yüzden de (yerin kulağı vardır ne de olsa) her fırsatta geçmişte yoksulları ezen “ağalara” verir veriştirir, “genç cumhuriyeti” över de över. Hatta devletin, öldürdüğü insanları yakmasında bile bir haklılık bulacak kadar. “… candarma kendi öldürdüğü adamı gaz döküp yakmadı mı? Yakmasaydı o ölüleri, hastalık bu genç cumhuriyeti kökten ortadan kaldırmaz mıydı?” (s. 101-102) “Yani millet kızar ama devlet merhamete geldi de yaktı ölüleri. Alimallah yakmasaydı kalanlar da kokudan ölürdü.” (s. 126) Devlete bu kadar övgüler düzen Kolsuz Musa’nın aynı zamanda devletin düşmanı Çavdar Hüseyin’in en yakın dostu ve sırdaşı olması, konu Kolsuz Musa olduğunda hiç de şaşırtıcı değildir!

Kolsuz Musa, kendisini ezen, yoksul bırakan Dersim’deki “eski düzene” karşı kin doludur. Bu yüzden merkezi devletin yaptıklarına neredeyse hak verir bir havada konuşmaktadır. Elbette burada güçlüye sığınma güdüsü de az rol oynamaz. “…ölmeseydi, o koca Paşa da, şu soysuzların kökünü getirseydi. Paşa gelip gördü, şu ağaların zulmüne o dahi bir çare bulamadı, Fevzi Çakmak Hazretleri’ne ‘Yak,’ dedi. Dersim’deki ağaların açtığı çıbanı bir an önce kapatmazsak onlar bize zulümlerden zulüm seçtirirler.” (s. 102)

Gerçi yapılan zulümdür ama bu zulmün sebebi de “o ağalar’dır. “Yani olmasa bu ağalar olur muydu o zulüm, olmasaydı, Paşa sürer miydi o orduyu bu zavallı milletin üstüne, demez miydi, potinlerin altında dahi ezilir. Yani Fecire Hatun, Osmanlı gitti, yani görülmüş müdür devletin içinde bir başka devlet…” (s. 104)

Halkı bombalayan bile bunu ağaların zulmü nedeniyle yapmak zorunda kalmıştır. “Şu ağaların zulmü şu toprakları yerle bir ettirdi. Onların tepişmesinden fakir fukara ezildi. Siz adam olsaydınız o büyük adam Diyap Ağa Hazretleri’nin eteğini öpmüş, yedi düvele kafa tutmuş adama o bombaları üzerimize yağdırtmazdınız.” (s. 170)

Ama Musa, aynı Fecire Hatun gibi, bir önceki söylediğinin zıddını düşünmekte ve söylemekte, eylemini övdüğü birine anında ölümcül ve etkili darbeler indirmekte bir an bile tereddüt etmez. “Yani Fecire Hatun, Hece ile çocuklar olmasa, şu Çavdar Hüseyin gibi bir kırma alıp dağa çıkarım. Yani, bu acı reva mıydı? Hadi öldürdün, bombalar yağdırdın, tarlaları, evleri yakıp hayvanları neden toplayıp götürdün? Yani Perhan Hatun, köpek dahi aç kalınca yavrusunu yer.” (s. 127)

Ağalara o kadar karşı olan Kolsuz Musa, yeri geldiğinde, övmesi gereken kişinin “ağa ailesinden” gelmesini, “soyluluğunu” göklere çıkarmaktan da geri kalmaz. “Yani Fecire Hatun, sen beyler kapısında büyüdün. Süleyman Salih Bey’in torunusun, yani Fecire Hatun, sen Yusuf Ağa’nın gelini, Hıdır Efendi’nin mahdumesisin.” (s. 101)

Kolsuz Musa, elindeki darıyı, katliamda öldürülmüş olan Veli adlı birinin toprağına ekmiştir, fakat çok geçmeden Veli’nin akrabaları sökün etmiş ve ekilen darıdan yüklüce bir pay istemiştir. Bu durum Kolsuz Musa’yı isyan ettirir. Ölmüş Veli’yi göklere çıkarırken, yaşayan akrabalarını yerin dibine geçirir. Üstelik o bu darı ekme işini Veli’nin hatırasına saygısı nedeniyle yapmıştır! “Yani olmaz böyle şey, akrabaymışlar, akrabalığınız darıyı tarlaya atınca mı aklınıza geldi? Madem akrabaydınız, zavallı Veli’nin ölüsü çoluk çocuğu ile Emirhan Deresi’nde kurda kuşa yem olurken neredeydiniz?” (s. 101) “Fecire Hatun… sen söyle, zavallı Veli’nin ölüsü dahi kimsesizlikten ortada kalmadı mı? Ortalıkta kaldı da koku ortalığı götürmedi mi?” (s. 101) “… zavallı Veli’nin ruhu şad olsun dedim. Toprağın altında rahat etsin zavallı Veli dedim. Yani, görsün tarlasında hayat olduğunu. Ben nereden bileyim, yedi sülale öteden akrabalarının çıkıp geleceğini. Gelip de ocağıma incir ağacı dikeceğini.” (s. 102)

İşin ilginç tarafı, bütün çelişkilerine, kendini başka türlü göstermek için yaptığı her türlü çarpıtmaya, o anda güçlü gördüğü devlete gıyabında yaranmak için gösterdiği gayretkeşliğe rağmen Kolsuz Musa’ya kızmaz, onun ironisine gülerek yaklaşır, onu seversiniz. Çelişkiler ve karakter zaafları içinde çırpınan Kolsuz Musa’yı bu kadar sevmenizi sağlayan bizzat Kolsuz Musa’nın çelişkili karakteri ve ironik konuşma tarzı mıdır, yoksa bunu sağlayan doğrudan doğruya yazarın ironik ve başarılı anlatımı mıdır, buna karar vermek zordur. Belki de her ikisi birden.

Bu insanların çelişkili ve ironik olarak adlandırdığımız konuşma ve davranışları bir anlamda, onların herkesten farklı olarak, düşündüklerini hiçbir süzgeçten geçirmeden olduğu gibi dışa vurmalarından kaynaklanmaktadır. Kolsuz Musa ve diğerlerinin bu kadar içi dışı bir olmaları, sanırız içinde yaşadıkları kültürün ürünüdür. Bu kültürün insanları, düşüncelerini adeta “biz bizi biliriz” türü bir kendine ve karşısındakine güven duygusuyla ifade etmektedirler. Söylediklerinin günün birinde aleyhlerinde kullanılacağını ya da tutarsızlıkla eleştirileceklerini düşünmezler bile. Ayrıca, düşüncelerin böylesine sakınımsızca ve çekinmeden, olduğu gibi ortaya konmasını teşvik eden önemli bir öğe de, yaşanan büyük travmayla başa çıkmak için bir toplumsal rehabilitasyonun zorunlu olmasıdır. İnsanlar, dertlerini ve sıkıntılarını birbirlerinin önüne olduğu gibi koyarak adeta kendilerini ruhsal bakımdan tedavi etmektedirler.

 

Çavdar Hüseyin (Çöyder)

 

Çavdar Hüseyin (Çöyder), Dersim katliamından sonra hâlâ dağlarda dolaşabilen, zaman zaman asker karakollarına, kışlalarına baskınlar yapıp askerleri öldüren, devletin ve ordunun kendisini yakalayabilmek için bin bir çare düşündüğü, başına ödül koyduğu bir eşkıyadır. Dersim katliamından önce de uzun yıllar dağlarda eşkıyalık yapmış, Sahan Ağa gibi ünlü eşkıya liderlerinin çetelerinde yer almıştır. “Bir gün, bizim evin yanındaki bayırda koyunumuzu otlatırken, on beş-yirmi candarma göründü. Herkes içerlere kaçtı. Ancak köyün içine girmeden karşı bir tepeden Sıncık Dağı’na doğru gittiler. Annem, ‘Korkma kızım, onlar Hüseyin-e Çöyder’i arıyor. İki askerin boynunu kesmiş,’ dedi.” (s. 68)

Çavdar Hüseyin, o kadar sıkı arandığı ve yakalandığında öldürüleceği kesin olduğu halde, zaman zaman köylere inip, katliamdan geride kalan kadınlarla sohbet edebilmektedir. “Her ağızlarını açtıklarında kendisine beddua eden kadınlar, onun toprak bir damın üstünde belirdiğini görünce etrafına toplanmıştı. Perhan’ın dahi ona koyunumuzun sütünden bir üsküre dolusu getirmesine hayli şaşırmıştım.” (s. 68)

Gülüzar, Çöyder’in fiziki görünümünü şöyle tanımlamaktadır:

“Kadın ve çocukların arasına oturmuş Hüseyin-e Çöyder’e tüm dikkatimle baktım. En çok, uzun sivri kemerli burnunun iki yanında, neredeyse iki karanlık çukur içinde kaybolmuş küçük gözleri dikkatimi çekti. O kadar uzun boylu olmasına rağmen, gözlerinin şaşırtıcı derecede küçük olması tuhaftı ve gözleri bir bilye gibi, karanlık çukurun içinde dönüp duruyordu. Ellerini yer yer yırtılmış asker parkasının cebine sokuyor, öldürdüğü askerlerden ganimet olarak aldığı şeyleri etrafındakilere gösteriyordu.” (s. 68) “Tepeden tırnağa çapraz mermiler bağlamış, göğsünün iki yanını teneke parçalarıyla süslemiş, sırtına çapraz iki beşli asmış, bir üçüncüsünü de eline almıştı.” (s. 151)

Çöyder, “eski” Dersim’in asi geleneklerinin son temsilcilerinden bir anıttır adeta. Dersim katliamından sonra hükümete teslim olan köylüleri küçümsemektedir. “Bir ara yırtık parkasının cebinden neredeyse bir kiloluk kocaman bir konserve kutusu çıkardı. Dere yatakları, açılmış asker konserveleriyle doluydu. Ancak açılmamışını ilk defa görüyordum. Koca konserve kutusunu gören kadınlar, ‘O ne, Çöyder Çöyder, patlar’ diye bağırdılar. Hüseyin-e Çöyder, kadınların cehaletini küçümseyen kahkahalar attı. ‘Ha ha… kocalarınız bu kutulardan yemek için gidip teslim oldu… Siz o kocalarınızdan daha erkeksiniz…’ dedi.” (s. 68-69)

Çöyder, askerleri “kâfir” olarak görmektedir. “Kat kat giydiği elbisesinin altına elini sokarak, ‘aha bu famlayı (fanila) çadırda öldürdüğüm kâfirin sırtından çıkardım… Aha bu da kâfirin saati.’” (s. 70)

Keza, Fevzi Müdür’ün Rayber’in atına binip köy köy dolaşmasına çok içerlemiştir Çöyder. Rayber’in atı kutsaldır. O atı vurmamak için özel çaba göstermiş, hükümetin temsilcisi Fevzi Müdür bu sayede elinden kurtulmuştur. “Devletin müdürü Rayber’e Sed Ağa’nın atını çekmiş altına, Dersim köylerini dolaşıyor. Yani diyor, yeni rayberiniz benim. Bakın altımda da koca Rayberinizin doru atı… Yani Perhan, ben dağ dolandım kâfir kaçtı, ben kuş olup uçtum, gene yetişemedim, yani bir hesaba getirseydim. Yani ben ona gösterirdim Kopo Rayber’in o doru atını altına çekip gezmek neymiş… yani o at olmasaydı ben onu on kez hesaba getirmiştim. Yani o doru at, kendi insanının kokusunu almış gibi kişnedi durdu…O at olmasaydı ben onu on bin kez vurmuştum.” (s. 151-152-153)

Çöyder, Dersim’in yenilgisinin nedeni olarak Dersimlilerin kendi aralarında mal mülk kavgasına düşmelerini görmektedir. “Şu Dersim birbirinin malına göz dikmeseydi, değil Paşa, onun ordusu dahi gelseydi, giremezdi.” (s. 70)

Çöyder, Dersim’in dağlarında, köylerinde, çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu geride kalan halk arasında askerle köşe kapmaca oynayarak ölümle dansını sürdürür. Kendisini neyin beklediğini çok iyi bilmektedir, dolayısıyla korku eşiğini çoktan aşmıştır. Gözünü kırpmadan asker öldüren, “kefeni sırtında” dolaşan bu insan, beklenmedik ölçüde de kırılgan ve naziktir aynı zamanda. Fecire Hatun kendisiyle doğrudan konuşmadığı için o da, Fecire Hatun’a söyleyeceklerini Perhan üzerinden söylemektedir. “’Yani Perhan, darağacı bir onurdur, ölmesini bilen için Tanrı katındaki en yüksek mertebedir. Fındık Zade’nin ipi üç kez koptu, üçünde de kalkıp boynuna attı, attı da, koca devletin hükümeti şaşıp kaldı. Yani beklemişler, demişler yarın Paşa Eleziz’e geliyor, haydutların ipini kendi eliyle çeksin, yani bakmışlar o koca adam rap rap yürüyecek darağacına, demişler olmaz…Seyit Rıza demiş, Paşa’ya söyleyin yarın gelmesin, gelip görürse, ben ne yaptım, ben ne yaptım da dağ taşı yaktım, yaktım da sizi böyle bi naçar darağacının önüne çıkardım. Yani demiş, korkarım Paşa bizi affetsin…’Annem hiddetle yerinden kalkıp Çavdar Hüseyin’in yüzüne bir okka tükürük attı. ‘Tue, sana yalancı, tuu sana! Dağ taş senin attığın yalanlardan delirdi, ziyaretler köreldi, senin yüzsüzlüğünden, tue sana, yalancı iblis.’ Çavdar Hüseyin’in yüzü allak bullak oldu. Ne yapacağını bilemedi. Beklemiyordu böyle bir şey, kimse beklemiyordu. Kolunun yeniyle yüzünü sildi.” (s. 155-156)

Erkek şiddetine günlük hayatta, sokak ortasında bile rastladığımız günümüzün modern yaşamında sanırız tehlikeli eşkıya denerek zamanın hükümeti tarafından canlı canlı yakılarak öldürülen Çavdar Hüseyin’den öğrenilecek çok şey vardır.

 

Hala

 

Fecire Hatun’un öldürülmüş kocasının kız kardeşi “Hala”, kocası da öldürüldükten sonra çoluk çocuğuyla evsiz barksız, ortada kalmış, açlıktan ve sefaletten yarı yarıya aklını kaçırmış bir kadındı. “Benim için o bir hala değildi, saçı başı birbirine karışmış bir meşe çalısıydı. Yerinde durmadığı gibi, söylenmesi de bitmiyordu. Küfürlü sözleri Tanrı’dan başlıyor, Dersim’in tüm ziyaretlerinden geçip Paşa’ya geliyordu.” (s. 62)

Belki de insanın yalın gerçeği en açık bir şekilde, sakınmasızca ortaya koyması için aklını kaçırması gerekmektedir. “O körden paşa mı olurmuş, paşa dedim mi ben Ali Şer Efendi’ye derim; paşalar hazret soyundandır. İncinseler dahi incitmezler, küfür etsen gel otur derler. Paşa’ymış. Paşa dediğin, şu yoksulun başına bu bombaları yağdırır mı?.. Hadi yağdırdın, hiç görülmüş müdür, paşanın ekinleri yakıp, mal davarı elinden alıp fakir fukarayı karın içinde açlığa teslim ettiği…” (s. 62)

Acı, açlık ve yoksulluk o kadar derine işlemiştir ki, Hala’ya, zulmün sonuna kadar gitmesini dilemekten başka yapacak bir şey kalmamıştır. “Bazen tüm köy duyacak şekilde bağırıyor, devlete, kendisini sürgüne göndermeyen askerlere sövüp sayıyordu. Halam, kocasını ve en büyük oğlunu ‘38’de kaybetmişti. Kocasını, kocasının kardeşlerini, en büyük kızını Emirhan Deresi’nde askerler öldürmüştü. Sonra da ölüleri gaz döküp yakmışlardı.” (s. 64) “Madem yaktın, hepimizi, herkesi yaksaydın, yaksaydın ben de o zaman sana yiğit adammış deseydim. Hangi kanunda var yılanın yaralı bırakıldığı.” (s. 64) “O kör olasıca Paşa, madem yaptın, kökünü kazısaydın şu Dersim’in.” (s. 64)

Acıyla söylenmiş bu sözler bütün Dersimliler tarafından paylaşılmaktadır sanki. Aynı dileği Fecire Hatun’un ve başkalarının dilinden de duyarız. “… kökünü getirmedi, yılanı yaralı bırakıp gitti o kör.” (s. 95)

Belki de Dersimli, “yılanın öldürülmesini” acılardan kurtulmasının tek yolu olarak görmektedir. Burada “yılan” figürü son derece ilginçtir. Dersimli, düşmanı kendisini nasıl görüyorsa öyle tanımlamakta, “madem yılandım, yılanı neden öldürmeden bıraktın” diye yakınmaktadır. Aslında Dersim kültüründe görülmemiş bir özeleştirellik vardır. Yeri geldiğinde kendini ya da karşısındakini övmesini nasıl biliyorsa, gerektiğinde kendini ya da topluca Dersim’i ve Dersimliyi yere çalmaktan da bir an bile geri kalmamaktadır. Ancak doğayla, dağla taşla, hayvanlarla böylesine bütünleşebilen bir kültür kendini sakınmasızca eleştirilerin merkezine koyabilir:

“Bu ıssız dağların ardında, küçük bir pınarın meşe ağaçları içinde kaynadığı Ermeni köyünü canlandırmaya gidiyorduk. Altı çocuk, iki kadın, bir de bir kolu olmayan Kolsuz Musa. İnek, üç keçi ve boynunda ipi koyunumuzla on dört kişiydik.” (s. 106)

Etiketler:      

ayirac

Copyright © 2012 www.haydarkaratas.com            Created and Designed by Ulaş Karataş